verba volant, scripta manent.
|
Önce bir gemiyle geldiler… Misafirlerimizdi, onları sahilde hediyelerle karşıladık. Silahsızdık; çünkü hiç ihtiyacımız olmadı. Kardeştik, severdik, paylaşırdık… Silahı onlar tanıttı… Tutarken yanlislikla elimizi kestik, kanımız aktı… Evlerimize buyur ettik, konuklarımızdılar… Yedirdik içirdik, yatırdık, hizmet ettik… Topraklarımızı, dağlarımızı, sularımızı, ovalarımızı gezdirdik… Sevindiler… Sevindik!..
Renkleri ne kadar beyazdı bizimkilere göre…
Sonra gittiler; memnun ederek uğurladık dostlarımızı!..
Bir gün, tam sabah gün doğarken, ak tenli dostlarımız; gemileriyle, çok, çok olarak geldiler… Beklemiyorduk; çok erken gelmişlerdi…
Demek sevmişlerdi bizi, toprağımızı, göğümüzü; sevindik…
çoktular… Silahlıydılar; üstelik ellerini de kesmiyorlardı…
Ayakları karaya bastı ve sonra hiç beklenmeyen, olmayacak olan oldu… Şaşırmıştık, acaba ne yapmıştık da beyaz dostlarımız bizleri öldürüyordu…
Evet, beyaz adam, bu sefer gülen yüzlerimizi ağlatmaya, varlığımızı yağmalamaya, gençlerimizi köle yapmaya, karılarımıza tecavüz etmeye gelmiş! şaşırdık!.. Neden?
ses ve biçem üzerine
neden neden diye sorar durur gözleri yaşlı
yaşmaklı kadın yaşını başını almış o tavırla
yaşımız geçti dünyayı kurtarmaya:
yaş bir ağacın serseri dalı değil
yaşamın kuytu köşelerinden çıkmış,
ununu eleğini asmış adamlarız artık.
yaşananlara hayretle bakıp küfürler sallarız anca…
kös null kös null oturup dururken, yollargezermüsaadeetmez geldi birlikte ve ayrı. mutlu ettiler şahs-ı âlîmi.
derken gittiler ve umut geldi ‘mut’suzluğu beklerken. naneli mon yaptım umut’a ve mut’landık beraber.
ardından bir başkası:
-nasılsın?
-iyi
-better ol!
yedi gözüktü inceden. başını uzattı kapıdan ve yitti üsküdar sokaklarında… (önemli bir işi var gibi…)
azman kollarının arasında sıkışıp, akan zamanın, göz kapaklarının altındaki bir manzarayı çekip çıkardı zihninin küf kokulu çekmecesinden. üfledi bir polene üfler gibi hafifçe. toz uçuşarak havaya karıştı, duman gibi. duman oldu gerçekliği gözleyen gözleri.
yiten bir resmin ardından bakan kapalı gözler hep şaşıdır. kutup ışıkları gibi rengarenk oldu gözkapaklarının içi. açtı gözlerini. baktı ne kelebek, ne eski adam duruyor yerinde.
oysa düşünden uyanıp soracaktı: ben o eski adam mıyım, kelebek mi, yoksa kelebekle adamı kedi mi yedi?
yedi mi?
bir maymuna benziyorum diye düşündü. aynaya değen burnunu geri çekerken, kollarını biraz daha yere doğru uzatarak, dizlerini kırdı. “evet,” dedi. “bir goril olmalıymışım ben. ” yukarı kaldırdığı elleriyle göğsünü yumruklayıp böğürdü ardarda. iyice kendinden geçip odada sıçramaya başladığında, aynadaki goril silindi birden. çıplak vücudu odanın boşluğuna kaldı. utanmıyordu ya, sıkılmıştı biraz.
tekrar yaklaştı aynaya. bir daha göğsünü yumrukladı ve “yedi” diye haykırdı. bu ormanın en uzağa işeyen gorili benim. hepinizin üzerine işeyip, liderliğimi kanıtladım defalarca.”
dudakları geniş bir kavisle yüzünü, kahkahası odayı kapladı. haka dansı yaparak dolaba yöneldi. bir tişört çekti üst raftan. tercih etmesine gerek yoktu. yarısı siyahtı tişörtlerinin, bu raftakilerin tümü. kotunu geçirdi bacaklarına. çıktı odadan. köşede onu izleyen kedisi kafasını yana eğerek ardından baktı. bir şangırtı koptu mutfaktan. kedi kalktı, ne olduğunu anlamak üzere mutfağa doğru seğirtirken, sürtündüğü perdeden içeri gün ışığı girdi. perdenin dalgalandırdığı ışık, varlık savaşını kaybetti perde karşısında.
yedi, doğumunu kutlamaya hazırlanıyordu.
keats’e öykünsem?
hal bu ki, geçmiyor yolumuz mut’un yakınından,
sen ey deniz kızı, uzaklaşma aramızdan.
senin çağrınla yıkılsa da başımıza bu sahte gemi
al eline dizginleri… şarkın ayrılmasın yeter, kulağımızdan.
ve silahımızı teslim ederek uğraşın orta yerinde,
koşuyoruz bir düşe ya da ölüme
gelecek gibi ardımızdan…
Dil veya lisan, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan doğal bir araç, kendisine özgü kuralları olan ve ancak bu kurallar içerisinde gelişen canlı bir varlık, temeli tarihin bilinmeyen dönemlerinde atılmış bir gizli anlaşmalar düzeni, seslerden örülmüş toplumsal bir kurumdur.*
dilin doğuşu, ilginç teoriler barındırır:
'dil de nedir' başlığındaki yazının devamı için tıklayın!
bir “tema”yı, “karşı”ya aktarmanın pek çok yolu vardır. dil ile başlayan bu paylaşım serüvenini, duvar resimleri izlemiş, sonra yazılı edebiyattan… birlikte ölmeye dek uzanabilir belki?
hasılı, bir temayı karşıya aktarmanın yollarının ötesinde, “karşı”nın seçimi de belirler imgenin yolculuğunu.
(bu arada: herkes sanatçı olabilir mi? bu ayrı bir tartışmanın konusu)
niyetim hiçbiri değil aslında, yalnızca belirli kişinin anlayabileceği bir şeyi paylaşmak amacım: fazlası değil. anlatmak değil, açıklamak değil. her zamanki gibi yani: arifana havale… ama her izleğin kendi payına düşeni alacağı bilinciyle.
con amor…

bazen ağzınızdan söylemek istediğinizin tam tersi çıkar. karşınızda çok sevdiğiniz kişi vardır. dünyanın en önemsiz konularından birini konuşmaktasınızdır. o kadar önemsizdir ki size göre… oysa o, bu konuda hassastır. bu hassaslığı da bilmektesinizdir. ona sorunuyla ilgili yardımcı olmak istersiniz. ama olamayacağınızı da bilirsiniz. bu konu üzerine hiçbirşey söylememek gerekir. ya da “halledersin” diyip geçmek. ama yardımcı olmak isteği yükselir. (kesinlikle yardımcı olmak istediğinizi söylememelisiniz) kesinlikle yapmamalısınız bunu.
ve söylemek istediğinizin tam tersi çıkar ağzınızdan. öyle aptalca öyle kötü bir espridir ki…
insan bazen ağzıyla dışkılar… (merhaba jeff)
insan bazen dünyanın en anlamsız olayı yüzünden çok sevdiğini kırar, üzer. insan bazen insanlık sıfatını bile hak etmez.
yer yarılsa içine girse. kimse bir daha yüzüne bakmasa, sürseler onu. uzaklara…
ne dese ne yapsa…
dizlerini göğsüne çekip, küçülse, küçülse kaybolsa. ağzını burnunu kırsalar, öldürseler. yok olsa ortadan. tahayyül edilebilenin en kötüsü gelse başına…
yetmez.
beter olsun.
-dikkat hayal var!
şöyle bir sekans düşünelim; dışarda lapa lapa kar yağıyor. pencerenin önünde bir ikili koltuk, üstünde iki sevgili, dizlerinde bir battaniye, karşılarında bir televizyon, ellerinde kahveleri; gün boyu sinema keyfi. fonda theme song giriyor:
çikolata renkli müzikal deha, trompetin sevimli yüzlü delisi sevgili louis’den duygularımıza tercüman olması dileğiyle…
bir öpücük hayatım, bir rüya yaratmak için…
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
'bana bir öpücük ver bebek' başlığındaki yazının devamı için tıklayın!
ironi böyle bir şey olsa gerek.
sayın izlemeciler, kafası karışık, samimiyetinden sonsuz şüphe duyulan, belki de kendi kendine bile dürüst olduğunu açıklamakta güçlük çeken, soyundan dahi emin olmayan pek sayın Salvador Domingo Felipe Jacinto Dalí y Domènech namıyla maruf büyük yetenek salvador dali, bundan 21 yıl önce 23 ocak 1989 tarihinde yaşamsal fonksiyonlarını yitirdi. (‘öldü’ dememek için harcadığımız çaba için bkz. ‘he’s fall’, ‘kaybetmek’, ‘hayata gözlerini yummak’, ‘ex’… vs…/
dali, kafası karışıklardan oluşan biz zavallı zevat içinde, kendi kafa karışıklığını geniş kitlelere aktarma konusunda inanılmaz başarılar kaydeden büyük bir yetenekti.
'“dali dlai liad lida” ya da “bir kilo domatese tersten bakmak”' başlığındaki yazının devamı için tıklayın!
 tıklayalım bi zahmet...
beyin çok da güvenilir ya da övülesi bir organ değildir aslında. gün içinde yaptığımız pek çok eylemi gerçekleştiren organın yanında beyin boynu bükük, pörsük bir plasmadır… övülmesi gereken organ, omurilik soğanıdır özünde.
beyinseniz de, beyinmeseniz de yani, hayatımızı yönlendiren şey, beynimiz değil günün çoğunda. ve bu sorun da değil çoğumuz için. ya da bu çağda…
üzülecek bir şey de değil bu. çok da önemli değiliz çünkü zamanın boyutları karşısında. evrilmeye devam ediyoruz sonuçta.
yaşarken tepkimek. eylem pratiği yani. yaşarken tepkir barbar. sonuçlar sonra gelir. düşündükçe kaybediyoruz çün. dalgalarla kayaların birleştiği yere kadar koşar çekinmeden. sonra kayalarla dalgaların birleştiği o yere vardığında kala kalır.
ne yapmalı, ne yapmalı?
'ode to medulla oblongata' başlığındaki yazının devamı için tıklayın!
Kılıcın arzusuna boyun eğ mavi gök
Ağaçlar ve yeşeren karanlığın çağrısına
İçinde büyüyen kan açlığı ey tomurcuk
Sabahı bekle ki açılsın kara kapısı
Mabedine uzanan yolun sapkın çiçekler açmış
Ağaçları arasında kirli patikalar boyu:
Sunağının zevke davet eden kokusu.
Çürükler ve yara izleri dolu göğsü
Leş kuşlarını çeken cılız nefes
Bırak sararan yapraklar kaplasın cesedini
Kasvet mağlup oldu coşkunun yürekli ordusuna
Korku gerçeğin kılıcıyla yürüyor geceleri
Ve efsaneler fısıldayan keşişler ürüyor kibirle
Doğrul sevimsiz kişi ve sıvan pislikle
Genç solgun tenini gizle.
Yüzüne geçir çirkin sırıtkan maskeni; herkes gibi
Sen de ellerinde kanla doğdun: utanma sinsi gölge
Dik tut sırtını yücelsin arsızlığının kanatları
Zikrinin yapıldığı bu isli dehlizlerde müridlerin
Buruşuk ağzından çıkacak heceleri bekliyor.
Savaş ve intikamla beslenen kabuk,
Gecenin gösterişli efendisi çağırıyor adını.
Biz yalanın ve çirkinliğin iki yenik savaşçısı;
Tüm muştuları ıskalamış düş kaçkınları, ey dost!
Kabul et…
Görkemle son bulsun çekilişin, ellerinden gecenin.
Mağrur yürüdüğümüz karanlık çağ;
Kapandı…
01.05.2006
Pragmatik, işaretlerin kullanımı ve işaretler ile işaretlerin kullanıcıları arasındaki ilişkiyi inceler.
::::: |
Filozofun mesuliyetten kaçma yeteneği, onu barbardan ayıran en kalın çizgidir.
[Ziya bin Ziyad, Çalıntı Uzay]
|
Kim ne demiş?