verba volant, scripta manent.
|
kös null kös null oturup dururken, yollargezermüsaadeetmez geldi birlikte ve ayrı. mutlu ettiler şahs-ı âlîmi.
derken gittiler ve umut geldi ‘mut’suzluğu beklerken. naneli mon yaptım umut’a ve mut’landık beraber.
ardından bir başkası:
-nasılsın?
-iyi
-better ol!
yedi gözüktü inceden. başını uzattı kapıdan ve yitti üsküdar sokaklarında… (önemli bir işi var gibi…)
ironi böyle bir şey olsa gerek.
sayın izlemeciler, kafası karışık, samimiyetinden sonsuz şüphe duyulan, belki de kendi kendine bile dürüst olduğunu açıklamakta güçlük çeken, soyundan dahi emin olmayan pek sayın Salvador Domingo Felipe Jacinto Dalí y Domènech namıyla maruf büyük yetenek salvador dali, bundan 21 yıl önce 23 ocak 1989 tarihinde yaşamsal fonksiyonlarını yitirdi. (‘öldü’ dememek için [...]
beyin çok da güvenilir ya da övülesi bir organ değildir aslında. gün içinde yaptığımız pek çok eylemi gerçekleştiren organın yanında beyin boynu bükük, pörsük bir plasmadır… övülmesi gereken organ, omurilik soğanıdır özünde.
beyinseniz de, beyinmeseniz de yani, hayatımızı yönlendiren şey, beynimiz değil günün çoğunda. ve bu sorun da değil çoğumuz için. ya da bu çağda…
üzülecek bir [...]
Kılıcın arzusuna boyun eğ mavi gök
Ağaçlar ve yeşeren karanlığın çağrısına
İçinde büyüyen kan açlığı ey tomurcuk
Sabahı bekle ki açılsın kara kapısı
Mabedine uzanan yolun sapkın çiçekler açmış
Ağaçları arasında kirli patikalar boyu:
Sunağının zevke davet eden kokusu.
Çürükler ve yara izleri dolu göğsü
Leş kuşlarını çeken cılız nefes
Bırak sararan yapraklar kaplasın cesedini
Kasvet mağlup oldu coşkunun yürekli ordusuna
Korku gerçeğin kılıcıyla yürüyor geceleri
Ve [...]
Pragmatik, işaretlerin kullanımı ve işaretler ile işaretlerin kullanıcıları arasındaki ilişkiyi inceler.
ifadeler, ifade edenden bağımsız düşünüldüğünde, çok başka anlamlara gidebilen yolculardır. örneğin kitap gibi bir toplu ulaştırma aracındaki ifadenin seyri okuyucunun onu indireceği durağa kadar seyreder.
pek çok şeyle suçlanabilir. en çok da o vazgeçmiştir halbuki.
öyle ki, kendinden b i l e g e ç m i ş t i r…
oysa huzurlu bir uykuaya hasret gözleri hep aynı resmi çizmeye devam etmektedir.
bir biçimi değil, bir duyguyu istemektedir. o aynı kokuyu arayarak, aynı hissi teninde.
adrenalin başına düşen serotonin oranını sorgulayarak.
demişti ki sensei, sevdiği şeyden vazgeçmemektir burjuva ahlakı. demişti ki barbar, işte tam da köşeye sıkıştığında ahlak kusar burjuva.
ayağınızın dibine serilmediyse bir insan cesedi, bakmadıysanız ölü gözlerine bir insanın sevdayla, insanın ciddiyetine dair bir şey bilmiyor olabilirsiniz aslında. insan, sebepsiz öldüren o hayvan, bir şakadır eninde sonunda.
demek istediğim, birşey demek isteyemediğim. “insan” susa kalıyor sonunda.
bir adam, gecenin içinde beklemektedir.
bir adam gecenin içinde, gece içinde beklemektedir.
bir adam, hayatının sonuna dek mutsuz olacağını bilmektedir.
adam bunu belki de hak etmektedir.
adamın bunu hak ettiğine dair yüz binlerce haklı kanıt vardır ve defaaten yüzüne çarpılmaktadır.
adam mutsuz olmayı da seçebilmektedir.
aslında adam için mut pek bir şey ifade etmemektedir.
öyle ki, bazen insan başına geleceği bilir. çekeceği mide ağrısını, sancımayı; söz yitimini.
öyle ki bazen insan yemeden içmeden kesilir. gidecek yeri olmamasını, başka hiçbir yere sığınamayacağını, artık hiç huzur bulamayacağını.
hayatın umarsız, sahte, anlamsız gerçekliği içinde bir yer edinmeyi inatla reddeden birey için bir simülasyon oluşturmak gerekiyor. ya da modern zamanın en güzel tanımlarından birini yapıyor bu noktada marx efendi: afyonlamak… toplumların afyonları, kişilerin afyonları…
zihnin içinde bir başka hayat biçimi oluşturmak. o gerçeklikte yer edinmek. role play ya da strateji oyunları oynamak, içki içmek, sevişmek, [...]
çaresizliğin somut biçimi. biçimin anlamsız yargısı… her şey öyle olabileceği gibi, “öyle” olmayabilir de. bilinç son noktada ilginç bir şey işte. paralel evren teorisi; bir garip çaresiz bilim adamının cennet tasviri olabileceği gibi -ki öyle düşünmek içten içe mutsuz edebilir kimseyi- tam tersine bir başka gerçeğin eşiğinde olduğumuz söylencesine de ışık tutabilir.
ama bir teori, eninde [...]
düşler aleminde kırık bir kalp.
düşler aleminde kırık bir kalp.
eğer yeterince uyuşturabilirse beynini, eğer yeterince uyuyabilirse, belki o rüyaların içinde tekrar tekrar yaşayarak bu deneyimleri, yanlış yaptığı yeri bulabilir, bir değişiklik oluşturabilir bu fare kapanında. yeterince tekrarlarsa belki bu uçurumdan, bu yalnızlık hissinden bir çıkış kapısı bulabilir? kim bilir, belki konuşmadan anlaşılan bir dil bulunur; ya da [...]
bir ikinci tekil düşü: sirene kayaların üstünde
ay ışığıyla kamaşan tenine fısıldayan
bir satranç oyuncusu: düşler ülkesinin kapı bekçisi
piyonun vezir olma potansiyeline yenildi
demek ki, bir şeyi isterken çok dikkat etmeli
tüm olası hamlelerin oynandığı bu pozisyonda
beyni iğdiş edilmiş bekleyiş
ve sağanak güzelliği vururken yüzüne durmadan
gözbebeklerinin içinde öylece, baksan…
atını sürüyor öne, şah çekiyor yine;
sıra sende… beklemediğin bir hamle;işte
ölesiye yalnız kalır [...]
yapışkan zaman boşlukları düşer başımıza
semâdan alevler saçan gök taşları gibi
insan ne idüğü belirsiz düşlerdir aslında
sürekli kımıldayan huzursuz bir larva
kanatları çıksın diye beklerken, kozası yanan
içi geçmiş umutsuzluktan müteşekkil posa
şöyle adlı adınca oturup kalakalmadan deverânın askısı
kilitli bir hece boylu boyunca dudaklarımızda başlayıp
uzanan gecelere adsız bir tepkime içre
bıçağın keskin ucu: kösnül damla
hayat işte asılı kalır bir bacağından havada
bir kedi, kedi olduğu için kedidir. bir at, bir at olduğu için at…
eğer bir tayı doğup büyüdüğü, içinde yaşadığı çayırdan koparıp, evcilleştirmeye çalışırsanız; bunun iki taraflı hoş olmayan sonuçları olacaktır.
herhangi bir şeyi, doğası içinde, varoluş düzleminde sevdiğinde, onu o doğadan koparıp, kendine ait kılmaya zorlayan hayvana ise ‘insan’ denir. varoluş düzleminden koptuğu için artık aynı [...]
Davut demişti ki*, “Çürümek ya da daha doğrusu çürük olmak nedir bilmiyoruz”
ben de diyorum ki, doğduğumuz gün çürümeye başlıyoruz. davut’un bahsettiği gibi gözle görülür değil tabi. hani dünyaya geldiğimizde küçük beynimize yüklenenlerden yola çıkarak…
yani 0 (yazıyla sıfır) ile başlayıp, hayatta kazanacağımız puan ve ek bonuslarla yüze tamamlayamıyoruz kendimizi. 100 (yazıyla 100) puan veriliyor elimize, bizde [...]
::::: |
Filozofun mesuliyetten kaçma yeteneği, onu barbardan ayıran en kalın çizgidir.
[Ziya bin Ziyad, Çalıntı Uzay]
|
Kim ne demiş?